Powered By Blogger

1 Nisan 2018 Pazar

Sahi Neydi Bu Doğal Ebeveynlik?

Buraları epeyi boşladım bu aralar farkındayım. Eylül büyüyor ve her geçen gün algısı daha da genişliyor. Malum devir teknoloji devri ve elimizdeki telefonlarla her şeyi yapar olduk. Haliyle çocukların da ilgisi bizim 'oyuncaklarımıza' kayıyor ister istemez. Önceden her anını kayıt altına alırdım. Şimdi telefonu elimde gördüğü an istiyor.😒 Bu sebeple telefonla olan ilişkime sınırlama getirdim.
 Ara ara okuduğum kitapların nacizene değerlendirmelerini paylaşacağımdan bahsetmiştim. Bu seferki okumalarım ebeveynlik üzerine.
 Sözü daha fazla uzatmadan "Işığın Yolu" isimli kitabın değerlendirmesi ile başlıyorum.🙆
Uzman Psikolog Nilüfer Devecigil'in kaleme aldığı sıcacık bir roman Işığın Yolu.  Yazar, hikayenin kahramanları üzerinden bu dönem çok popüler bir söylem olan "güvenli bağlanma" yı anlatıyor. Ayşenur ve Michael'ın aşklarını, ebeveynlik yolculuklarını gözünüzde canlandırırken, yazarın aralarda paylaştığı bilgiler sayesinde kendi yolculuğunuza gidiyorsunuz. Su gibi akan, bittiğinde yüzünüze bir gülümseme iliştiren kitaplardan. Bence bu kitabı okumak için ebeveyn olmaya gerek yok. Kendi bağlamamız üzerine de düşünmemizi sağlıyor çünkü. Size anlamsız gelen bazı davranışlarınızın altındaki küçük yaralarınızı keşfetmenize olanak sunuyor. Hemen oracıkta o yarayı pansuman dahi edebiliyorsunuz. Şefkatle sarılıyorsunuz içinizdeki küçük çocuğa. 
Kitapta bahsedilen terimlerden biri 'regülasyon'. Sanırım bunu düzenleme, sakinleştirme olarak çevirmek yanlış olmayacaktır. İçimizde kopan o fırtınaları dindirmeye regüle olmak deniyor. Çok öfkeliyizdir çünkü aslında anlatmak istediğimiz sey anlaşılmıyordur. Öfkenin altındaki gerçek nedeni bulduğunuzda ya da üzüntünün o zaman regüle oluyorsunuz. Yani bir tur anlaşılma ya da anlamlandırma hali bana kalırsa. Bunu kendi kendinize başardığınızda özregülasyon sağlamış oluyorsunuz. Benim ilk defa bu kitapta duyduğum terim mindfulness oldu. Mindfulness anda ve olayda kalmak, kendi farkındalığınızı arttırmak adına yapılan bir çalışmanın ismi. Bu alanda ülkemizde de yapılan bazı atölyeler var. Psikonet Yayınlarından çıkan bir kitapta var. Alınacak kitap listeme ekledim bile. 🙆Bu kitabı bir kelimeyle ifade etmek istesem, o kelime sıcacık olurdu. 💕 
 Gelelim Doğal Ebeveynlik kitabına...
 Bu kitabı hamileyken okumadığım için çok pişmanım. Lohusayken neden, neden, neden dediğim her şeyin cevabı içinde. 😀 İtiraf etmem gerekirse bu benim icin geç kalınmış bir okumaydı bereket versin ki en güzel kılavuzum kızım olduğu için doğru adımlar atmışım. Kitapta doğal ebevenlik için yapılması gerekenler madde madde anlatılıyor. Ancak bu maddeler için genel geçer ya da olmazsa olmaz gibi bir tutum yok anlatımda. Aslında madde kelimesi yerine doğal ebeveynlik esaslarını kullanmak daha doğru olur sanırım. Bu esaslardan birkaçı birlikte uyumak, bebek giymek, bebeğin ihtiyacına anında cevap vermek. Ben bu kitapta yazan tüm esasları uyguladım, uyguluyorum. Arada gelen o karamsar hisse rağmen çok şükür ki meyvelerini toplamaya başlıyorum. Şu ana kadar olan annelik serüvenimin hiç şüphesiz beni en zorlayan dönemi ilk 3 aydı. Eylül geceleri asla uyumaz, sabah 6 gibi uyur öğlen 12 gibi uyanırdı. Uyanık olduğu süre boyunca sadece emerdi. 2. ayının sonuna doğru dil bağı olduğunu bundan sebep sürekli emmek istediğini öğrendik. Dil bağını kestirince emmeler nispeten azaldı ama asıl hayatımı kurtaran doğru emme ve memeucu yaralarının iyileşmesi oldu. 3 ayın sonunda en azından gece gündüz kavramı oturdu. Yine benim dışımda kimsede sakinleşmez, gündüzleri kucağımda uyurdu. Bazen bu sürecin geçeceğine dair hiç umudum kalmazdı. Bu kitapta bu tarz bebekler için bir talepkar bebek tabiri kullanılıyor. İngilizcesi highneed baby. Hamileyken duydugum bu tabiri hemen görmezden gelirdim. Lakin korkunun ecele faydasi yok tabi.😀 Çok şükür ki bu highneed dönemi sona erdi. Nasıl mı? O talep etmeden gösterdiğim ilgi sayesinde.
 Ve son kitap... Bağırmayan Anne Baba Olmak.
Bu kitap ise tam da vaktinde okuduğum bir kitap oldu. Bu kitaptaki örnekler daha çok İngilizce'de toddler(yürüyen çocuk) ve teen(ergen) denilen yaş grubunu kapsıyor. Yer yer Amerikanvari konuşmaları olan eğlenceli bir dille yazılmış bu kitaptan bana kalan, önce kendine odaklan öğretisi oldu. Yani şöyle çocuğunuzun yaptığı bir şey sizi öfkelendirdiğinde, tetiklendiğiniz noktanıza odaklanın diyor. Mesela bir şeyle meşgul olduğumda Eylül, genelde istediği çoğu şeyi ağlayarak ister. Çünkü dikkatimi bu şekilde daha hızlı kendine çekebileceğini öğrendi. Bu davranışın beni, gergin olduğum zamanlarımda  öfkelendirdiğini farkettim. Diğer öğreti ise, kendinizden ve evliliğinizden vazgecmeyin oldu. 16 ayın tamamını birlikte geçirdik kızımızla. Sanırım artık annelikten küçük molalar alma vakti geldi.💜 Eylül' ün bensiz duramaz endişesini yine Eylül kendisi bozdu. Kuzenleriyle birlikte oynarken beni hiç aramadığını farkettim. 2 kere zorunlu hastane işleri süresini böylece sorunsuz atlattık. Bu kitapta onaylamadığım bir şey var yalnız. Bir bölümün çocuğunuza sizin de katlanacağınız cezalar verin gibi bir mesajı vardı. Hangi yaş grubuna dahil olursa olsun insan, ceza ile terbiye edilmemeli bana kalırsa. Biliyorum, mutlaka işlerin zora girdiği dönemler vardır ama her zaman şefkatli bir çözüm bulunacağına inanıyorum.💕
 Çok sevdiğim İngilizce bir şarkı vardır, This is My Way(Bu Benim Yolum)... Evet, arada tökezliyorum, bazen yanlışlar yapıyorum ama nerde hata yaptığımı farkedersem o anın telafisini yapıp yoluma öyle devam ediyorum.  Hep diyorum hep de diyeceğim. Eylül büyüyor ama beni de büyütüyor.🙏

13 Şubat 2018 Salı

6 Haftaya Sığmayan Lohusalık

 Hamile olduğumu öğrenmeden önce hamilelik ile ilgili her şeyin hemcinslerim tarafından bir nebze abartıldığını düşünürdüm. Bulantılar, aşermeler, dengesiz ruh hali vs. diye uzayıp giden bir liste vardı aklımda. Hayır ne kadar zor olabilirdi ki? Hem madem bu kadar zor yeryüzünde milyonlarca kadın, milyonlarca yıldır neden doğuruyor? Hiiiç! Ne diyordu atalarımız 'büyük lokma ye, büyük söz konuşma!' Yine kınadığımı yaşamadan ölmeyecektim neyseki...
 5 ay boyunca içim dışıma çıkana kadar kustum, benim için en keyifli aktivite olan yemek yemek, işkenceye dönüştü. Bir köpek gibi kesinleşen koku alma duyum yüzünden tüm dünya üzerindeki her şey leş kokuyordu! Bulantılar bitti, kokular hafifledi ama bitmiyordu efendim gebelik derdi! Ne yersen ye 10 dakika sonra burnuna kadar gelen o acı su, iki hareket ettikten sonra dünyayı yüklenmişsin misali yorulman, uykusuzluk ve daha birsürü şey... 'Doğsa da kurtulsak en azından oynarım kızımla.' diyordum. Zavallı ben bilmiyormuşum hamilelik sadece 'iceberg'in görünen yüzüymüş. Denizlerin dibinde adına LOHUSALIK denen devasa bir kütle daha varmış!

  Doğumla beraber kadın vücudundaki binlerce hormon düşüşe geçiyormuş. Bilim dünyası doğumdan sonraki ruh halini hormonlardaki bu değişime bağlıyor. Eğer şanslıysanız 6 hafta içinde kısmen eski ruh halinize geri dönüyorsunuz. 6 hafta bitti ancak hala yolunda gitmeyen şeyler mi var? Arada insanları gırtlaklama, herkesten uzaklaşma, sürekli hissedilen çaresizlik ve en kötüsü bu halin asla geçmeyeceği hissi hala devam mı ediyor? O zaman postpartuma( lohusa depresyonuna) merhaba deyin!
  Bu yazımda postpartumun bilimsel kısmından çok farkındalığını arttırmak üzerine yazacağım. Başka coğrafyaları bilmiyorum ama bence Türkiye'de kadın olmak çok zor. Kim ne derse desin erkek egemen bir toplumuz ve malesef öyle olmaya da devam ediyoruz. Kadının yük ve sorumlulukları çocukluk yaşlarından başlıyor ve haksız bir şekilde artıyor ölene kadar... Doğumdan sonrası, bu haksızlığın belki en büyük parçası. Çünkü çocuk büyütmek yalnızca kadının vazifesiymiş gibi davranıyoruz. Kadın, 'anne' oluyor ya bir kere, istiyorlar ki kadın kendi benliğini ailesine vakfetsin. Harika bir anne, eş, ev hanımı, evlat, gelin, işçi oluversin. Tüm kimliklerini layıkıyla yerine getirsin ama of demesin, yardım istemesin! Mükemmel olsun ama bunu kendi başarsın! Hal böyle olunca depresyon kaçınılmaz oluyor pek tabi. Çünkü ne yaparsanız yapın o koltuğa birden fazla karpuzu sığdıramıyorsunuz!
 Bu aralar çok popüler olan bir dizide kısmen olsa da lohusa depresyonundan bahsedildi. Ordaki yeni anne bereket versin zengin bir ailenin geliniydi de depresyonunu dahi layıkıyla(!) yaşadı. Oysa gerçekte çoğu kadın yaşadığı şeyin ne olduğunu bile bilmeden bu dönemi atlatıyor. Yaşanan bu duygusal devinimden hiç şüphesiz en çok yara alan, masum yeni doğan oluyor. Peki ne oluyor, ne yaşanıyor da insan bu hale gele gelebiliyor? Bence gebelik süreci sonrası için çok önemli bir faktör. Sıfır stressiz bir hayat mümkün mü bilemiyorum ama eğer stres seviyenizi en azından bu süreç içerisinde minimize eder ve kendinizi doğuma ve sonrasına hazırlarsanız, bu duygusal hareketlilikten en az şekilde etkilenirsiniz. Bir de doğum sonrası yaşananlar var tabi. İçinizden başka bir kadın çıkıveriyor. Bir yanınız sevgiden dolup taşıyor. Daha önce hiçkimse, birini böyle sevmemiştir herhalde diye müthiş kuvvetli bir his var içinizde. Bir yanda da uykusuzluk, üniformanız haline gelen pijamalarınız, yağlanan saçlarınız, dağınık eviniz ve bebek görmeye gelecek misafirleriniz var. Eşinizle tek sohbet konunuz, ailenin yeni ferdi. Yemek yemek, duş almak gibi temel ihtiyaçlar sizin için lüks haline dönüşüyor. Korkmayın bunları herkes yaşıyor ancak nedense mükemmel annecilik oynamak bazı kadınların hoşuna gidiyor. Herkes size bebeği soruyor. Uykusu nasıl? Emiyor mu? Aa mama mı verdiniz? Vermiyorsanız, aç bu çocuk seni emzik gibi kullanmasından belli. gibi cümleler hiç bitmiyor. Kimse size 'sen nasılsın?' diye sormuyor. Anne kendini kötü hissetse dahi bunu söyleyemiyor. Kendi içinde verdiği mücadele yetmiyormuş gibi bir de anneliğini kanıtlamaya kalkıyor. İnsan insanın kurdu mudur? emin değilim ama bir kadını en çok yine kendi hemcinsi üzüyor bu süreçte.
 Yavrunuz dünyaya, siz de hem ona hem de yeni düzeninize adapte olmaya çalışıyorsunuz. Bu yeni çekirdek aileniz için büyük bir sınav. Bu süreçte asla unutmamanız gereken bir şey var: Yardım istemek sizi yetersiz bir anne yapmaz! Bir çocuğu büyütmek için bir köye ihtiyaç vardır diyor bir Afrika atasözü. Benim kendi lohusalığımda yaptığım en büyük hatam buydu. Ender dışında kimseden yardım istemedim. Sanki Eylül'e tek başıma bakabilirsem 'başarılı' olacaktım. Neden sonra çocuk büyütmenin bir proje olmadığını anladım bende bilmiyorum.
 Eğer bu yazıyı okuyan bir tane bile hamile ya da lohusa varsa, sana sesleniyorum kardeşim korkma geçiyor! Geçiyor ama bitmiyor sorunlar gerçekçi olmak gerekirse. Sorunlar başka sorunlara evriliyor ama sen de evriliyorsun. Anneliğe, yeni hayatına adapte oluyorsun. Çocuk büyüyünce derdi artıyor diyorlar ama ben şu an için tersini tecrübe ediyorum. Kızım büyüdükçe paylaştığımız şeyler de artıyor ve annelik daha keyifli olmaya başlıyor. En azından bu benim için böyle. Anneliğini, bebeğini kimseyle kıyaslama! Kardeşin bile, diğer kardeşten farklı olduğunu asla unutma! Bebeğine güven ve yalnızca onu dinle! Bırak işler beklesin, misafirin evine bebek sevmeye değil de yardıma gelsin. Bebeğin uyuyunca sen de uyu! Ve en önemlisi kendinden asla vazgeçme güzel anne! Sütun bol, bebeğin uykucu şirin olsun inşallah. Uykusuz gözlerinden öperim.❤


4 Ocak 2018 Perşembe

"Anne" diye bir şey oldum...


 Derler ki kadınların doğum hikayeleri, erkeklerin askerlik hikayeleri anlatmakla bitmezmiş. Bitmesin de zaten... Doğum biz kadınlara bahşedilmiş en büyük hediye!
 Nicedir bu yazıyı aklımda yazıp yazıp siliyorum. Çoğu insana anlattım ama çok daha fazlasına ulaşsın istiyorum. Evet bu Eylül'ün beni anne yapışının öyküsü...
 Flört dönemimizde Ender derdi ki sana benzeyen bir kızımız olsun isterim. Doktorum bir kızınız olacak dediğinde ikimizinde suratına kocaman bir gülümseme oturdu.
 Hamilelik sürecim oldukça zorluydu. İlk 5 ay bulantılar ve istifralatla geçti. Bunlar tam bitti oh be rahata erdim şimdi hamileliğin en keyifli zamanlarını yaşayacağım dediğim anda, şiddetli bir böbrek sancısı çekmeye başladım. Küçük hanım büyüdükçe içerde kendine yer açmak için ayaklarıyla böbreğimi ittiriyormuş meğer.🙈 Vücudumda yükselen enfeksiyon ciddi boyutlara ulaşınca 1 hafta hastanede yatmak durumunda kaldım. Hamileliğimin en endişeli dönemiydi. Yapılan tedaviye rağmen enfeksiyon bir türlü istenilen seviyeye gerilemiyordu. 1 hafta boyunca her gün Eylül'ü kaybedeceğim korkusunu yaşadım. Hastane odasında göbeğime sımsıkı sarılıp, "Nolur kızım, nolur beni bırakma." demiştim. Hani üzüldüğünüzde biri sizi teskin etmek için yavaşça omzunuza vurur ya işte tam da öyle içerden 3 küçük tekme geldi. Eylül bana "Burdayım anne, artık endişelenme!" diyordu. 💕
  Hamileliğimin başlarında okuldan yeni anne olmuş öğretmen arkadaşım Hatice, beni Facebook'ta bazı anne-bebek gruplarına üye yaptı. Hiç şüphesiz bunların içindeki en önemli grup: Attachament Parenting Türkiye idi. O gruptan öyle çok şey öğrendim ki hepsine minnettarım.🙏 Sanırım hamileliğimin 30. haftasıydı. Ender'le başbaşa son tatilimiz için yoldaydık. Grupta yapılan doulalık danışmanlığı çekilişindeki talihli ben olmuşum yolda öğrendim. Her yerde şanssızlığından yakınan bana, ilk defa böylesi önemli bir hediye nasip olmuştu. Doula nedir? Ne iş yapar biliyorum ama tam bir doulalık hizmeti alacağımı ummuyordum açıkçası. İşte bir iki defa buluşuruz bana doğum hakkında bilgiler verir, belki bir türlü eğitim falan ay daha ne olsun diyorum kendi kendime. Dönüşte canım doulam Müge Kurbanoğlu ile tanıştık. Bana bu süreçte sonuna kadar yol arkadaşlığı yapacağını söyledi. Öncelikle doktorumla doğal doğum üzerine konuşmamı, doğumda doulam olarak katılmasında bir sakınca olup olmadığını sormamı istedi ama sonuç her ne olursa olsun ben hep yanında olacağım dedi. Hiç tanımadığınız biri size böylesi bir süreç için "sonuç her ne olursa olsun bu yolda beraberiz." diyor. Bu cümlenin bana yaşattığı hissi kelimelerle anlatmam inanın mümkün değil!
 Hamileliğim boyunca tam 5 doktor değiştirmiştim. Doğum yapacağım hastanedeki ebelerden birinin doulalık eğitimi aldığını duydum. Muayene için hastaneye gittiğimde doktorumla elektriğimizin tutmasi icin o kadar dua etmistim ki öyle de oldu. Doktorum, epizyo dışında hemen her isteğimi gayet olumlu karşıladı ve kabul etti. Ve beklenen gün 39+3'te başladı. Akşam yemeğinden sonra çok kuvvetli bir sancı hissettim. Artık hemen hemen her sancıda eşimle ay geliyor mu yoksa heyecanını yaşıyorduk. Diğerleri gibi geçip tekrarlanmayınca yalancı doğum sancılarındandır dedim. Belimde biraz ağrı vardı ve o hafiflesin diye bir duş alıp yattım. Son haftalarda uyku bir hayal tabi biliyorsunuz.😄 Bir sağa, bir sola dönerken pijamamda bir ıslaklık hissettim. Okuduğum onca şeye rağmen onun suyum olduğunu anlamadım ilk başta.🙈 Sonra eşimi, "Hadi kalk kızımız geliyor." diyerek uyandırdım. Normalde bin kere seslenerek uyandırdığım adam, birden doğrularlarak "Valla mı?" dedi.😂 Valla bak hadi kalk dedim. O sırada önce doktorumu arayıp bilgilendirdim. Nedense içimde müthiş bir dinginlik vardı. Hemen hastaneye geçmemi, ordan yeniden kendisinin bilgilendireleceğini söyledi doktorum. Kapının ağzında Ender elinde hastane çantaları ve sabah işte giyeceği ütülü gömleğiyle dolanıyordu.😂 Dedim ki şimdi sakin ol ve o gömleği yavaşça yere bırak.😂😂
 Hastaneye geldik ve yapılan muayenenin ardından suyumun geldiği ancak açılmamın olmadığını soyledi ebe. Müge ile konuşmalarımızın birinde utanarak "Şey doğum gece başlarsa da sana haber verebilir miyim?" demiştim. "Tabiki günün hangi saatinde olursa olsun mutlaka ara." diye içime su serpmişti yine. 4.30'da hastanede Müge'yi aramış, durumdan haberdar etmistim. Saat 5.00'te Müge yanımdaydı. Birlikte yaptığımız doğum planına göre odaya şekil verdi. Işıklar kapatıldı, mumlar yakıldı. Aromatik yağlar ve dingin bir müzikle meditasyon yapmaya başladık. Nst'de düzenli olarak görünen sancıları hissetmiyordum. Doktorum ilk muayenesinden sonra "Biliyorum müdahale istemiyorsun ama ben bir doktor olarak bunları söylemek durumundayım. Suyun gelmiş ama yeterli açılman ve sancıların yok. Normalde bebek içerde susuz kalmasın diye suni sancıyla doğumu hızlandırırız. Eğer 12 saatin sonunda sancıların hala yoksa seni sezaryene almak zorunda kalırım. Şimdi suni sancı verelim mi vermeyelim mi?" dedi. Hayır istemiyorum diye yanıt verdim ama içime adeta bir öküz oturdu. Müge moral olarak düştüğümü farkedince doğumun şekli ne olursa olsun bugün kızınla kavuşma gününüz bunu sakın unutma ve kızına, bedenine güven dedi.
 Gece o heycanla 2 yakın arkadaşıma "doğum başladı" diye mesaj atmıştım. Kübra, hastaneye gelmek için aradı. Yaptığımız doğum planında yanımda Ender dışında kimseyi istemediğimi söylemiştim. Bu yüzden doğuma yakın ailelere haber verecektik. Annem ve ablamlar panik oldukları için o an dinginliğe ihtiyacim olacağını düşünmüştüm. Kübra gelmek isteyince sevindim, korkuyordum ve başka bir yakınımın desteğine ihtiyacım vardı sanırım. Gelirken tealight mum getirsin istedik bol bol loş ışık bana kendimi daha iyi hissettiriyordu. Ender makara peşinde olduğundan kaşla göz arasında bir de fincan istemiş.😂 Yavrum o da fincan ne alaka demeden getirmiş fincanı.🙈🙈🙈
 Öğle saatlerinde sonunda sancıları hissetmeye başlamıştım. Bu beni psikolojik olarak çok rahatlattı. Kızıma güvendiğim ve beklediğim için cok mutluydum. Kesinlikle Nst'ye bağlı kalmak istemiyordum. Beni gevşetecek bir şeylere ihtiyacım vardı. "Duş almak istiyorum, sıcak su beni rahatlatır." dedim. Müge, hemşirelere isteklerimi söyledi. Aynı zamanda doula olan şefkatli Zübeyde Hemşire her isteğimi kabul edip, bana müthiş destek oldu.🙏 Hastane çalışanları bile o kadar ilgili ve şefkatliydilerki her türlü ihtiyacımızı yerine getirdiler. Taburcu olduğumuzda hepsine sarıldım. Defalarca duş aldım, sıcak suyun etkisi inanılmazdı. Açılma başlamış, sancı araları giderek sıklaşmıştı. Oda icinde yürüyor ve Müge'nin gösterdiği hareketleri yapıyordum. Zorlandığım anlarda Ender'e sarılarak güç topluyordum. Belime yaptığı masaj beni inanılmaz rahatlatiyordu. Desteğini bir an bile eksik etmedi. "Yeter artık dayanamıyorum." dediğim anlarda elimi sıkıca kavrayıp "Yaparsın Fatma! Çok az kaldı kızımız geliyor. Hadi pes etmek yok dedi! Bir yandan Müge ve Kübra beni motive edicek şeyler söylüyorlardı. Son anlara yaklaştık biliyordum ama çok yorulmustum. Zübeyde Hemşire gelip "Harika gidiyorsun Fatma! Biliyorum çok yoruldun. İstersen bir şeyler ye ve sana destek olsun diye suni sancı verelim. Soz veriyorum su an hissettiğinin üstünde bir sancı hissetmeyeceksin." dedi. Bir şeyler yiyecek takatim yoktu ama suni sancı teklifini kabul ettim.  Artık herkese haber verilmişti. Koridorda ablamların sesini duydum yanıma geldiler ve her ikisi bir kolumdan tutup bana destek oldu. Yere çömeldik hep beraber. Müge ikinma hissi geldikçe J şeklinde nefes al ver diyordu. Dualar, nefesler eşliğinde doğumhaneye gittik. Bir yanımda Müge, diğer yanımda Ender vardı. Doktorum hadi başı görünüyor dedi ama ben o kadar güçsüzdüm ki bir türlü itemiyordum. Bu yüzden epizyo ve kristaller manevrasi da yapıldı. Müge tüm bu anlari bana anlatiyordu. Sonra hepbir ağızdan bir sevinç çığlığı duydum. Göğsüme sıcacık, yumuşacık bir şey koydular. Ah o an, inanin ömre bedel bir an. Boncuk gözleriyle bana bakıyordu işte. Canım kızım kollarımın arasındaydı artık. Belli belirsiz duyuyordum artık herkesi. Ender "Fatma parmağımı tuttu!" dedi. Müge "Ah bak ne kadar güzel! İşte o senin kızın." dedi. Sanırım ilk defa mutluluktan ağlıyordum. Ne kadar süre öyle kaldık bilmiyorum zaman durmuş gibiydi. Rutin kontroller için onu kollarımdan aldılar ama babası da Eylül' le gitti. Yarım saat içinde ikimizde odadaya geçmiştik. Önce annemin elini öpüp, "Anne hakkini helal et!" dedim. Mutluluk sarhoşu derler ya işte oyle bir haleti ruhiye içindeydim. Yeniden kucağıma verdiler kızımı hemencik kavradı mememi ve uzun uzun emdi. O koku, o mis kokusu hala burnumun ucunda.
 Doğum bize anlatılan gibi korkunç bir sey değilmiş. Başka türlü bir doğum mümkünmüş. Evet sancılar gerçek, evet çok kuvvetliler ancak hiçbiri kucaginiza yavrunuzun verildiği andan daha gerçek ve daha kuvvetli değil!
 İşte bu bizim kavuşma öykümüz!❤ Hayalimiz tek bir farkla gerçek oldu: Kızımız bana değil ayak parmağına kadar babasına, aşık olduğum adama benziyordu.💕

20 Aralık 2017 Çarşamba

Önce Kendini Bil!

 Ünlü düşünür Aristoteles, bir akşam evine doğru yürürken, göğe çiçek gibi saçılan yıldızları izliyormuş. Renk renk, ışıl ışıl diye geçirmiş içinden. Dünya'da gibi ama değiller. Gözleri gökyüzünde, kimbilir başka ne gizler var içinde bu alemin diye düşünürken, ayağı yerde duran bir taşa takılmış ve tökezlemiş Aristo. Onu uzaktan seyreden yaşlı bir kadın, şöyle seslenmiş filozofa: Heyhat! Demek kendini bilmeyen insanoğlu, gökyüzüne merak saldı!
  O yıldızlar birden Aristo'nun beyninde parlamış. Demekki insan önce kendini bilmeli! Değil mi ki her insan farklı bir alem! demiş düşünür.
  Ben bu anekdotu dayımdan dinlemiştim. Sanırım lise 2. sınıftaydım. O zamandan beri aklımın bir köşesinde durur hep. Psikolojiye oldum olası bir merakım vardı ancak daha evvel de demiştim anne olduktan sonra benim kendime olan yolculuğum da başladı. Yeni şeyler öğrendikçe, eski öğrendiklerimi, öğretilenleri sorgulamaya başladım. O zaman, o yıldızlar benim de zihnimde parladı. Dedim ki sen yeni bir insan yetiştireceksin Fatma! Bu çok büyük bir sorumluluk. İşe kendini eğitmekle başlamalısın. O yüzden önce kendime dair okumalar yaptım.
  Size de o okumalardan beni en çok etkileyen iki kitaptan bahsetmek istiyorum.
  Evet ilki çok değer verdiğim bir öğretmen arkadaşım olan Tülay'ın önerisi olan Mod Terapisi: Diğer Yollardan Gitmek. 
Bu kitapta, bazı davranışlarımızın nedeni  "mod" ismini verdikleri birtakım şemalarla anlatılıyor. Ben bu kitapta neden kimseye hayır diyemediğimin cevabını, güç bela dediğim hayırın bana yaşattığı vicdan azabının nedenini buldum. Yaptığınız hiçbir iş sizi tatmin etmiyor, hep bir eksik, sorun arıyorsa zihniniz ya da üstesinden gelemediğiniz öfke krizleriniz varsa bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Jeffrey Young'un ortaya çıkardığı ve Türkiye'de Dr Alp Karaosmanoğlu'nun önderliğini yaptığı Şema Terapisi için yardımcı bir kitap. Bu ve benzeri konular hakkında bilgi alabileceğiniz psikonet.com adlı bir internet portalı da mevcut. Mod Terapisi, Psikonet Yayınları'nın Bilişsel ve Davranışçı Terapi serisinden. Serinin diğer kitaplarını da alınacak kitap listeme ekledim. Aynı serinin İyi Hissetmek isimli kitabı icin cok güzel yorumlar okudum. Onu da okur okumaz bende bıraktığı etkiyi sizlerle paylaşırım. Kitapta hemen hemen herkesin kendinden bir şeyler bulacağını düşünüyorum. Zira kitap, sizin kendinizi, davranışlarınızı anlamlandırmanızın yanı sıra çevrenizdeki kişilerin davranışlarının altındaki nedeni görmenizide sağlıyor. Size sorunu tanıtıp öylece bırakmıyor nasıl üstesinden geleceğinizin yardımını yapıyor. Bu bağlamda altı çizilip belki sıkıştıkça yeniden başvurulması gereken bir özelliğe de sahip.
   Gelelim okuması uzun zamanımı alan canım Şiddetsiz İletişim kitabına. Uzun zamanımı aldı sözü gözünüzü korkutmasın çünkü gerçekten bir çırpıda okunabilecek kitaplardan. Benim uzun zamanımı aldı çünkü Eylül ayaklandığından beri sadece o uyurken kitap okuyabiliyorum. Gündüz uykusu yok denecek kadar kısa olduğundan ve gece uykularına bizimle yatıp, bizimle kalktığından günde 5-10 sayfa okuyunca kendimi karda hissediyorum. Araya yakınmamı sıkıştırdığıma göre kitap değerlendirmemize dönebiliriz.🙈 
Bu kitap, aslında başlı başına ele alınması gereken bir kitap. Nerdeyse hemen hemen her sayfasında altı çizilesi cümleler var. 
Ben İletişim Fakültesi mezunuyum. Kendimce bu işte iyi olduğum kanaatindeydim. Yani kelimeleri iyi kurduğuma inanır tabiri caizse fena sayılmayacak bir demagog olduğumu düşünürdüm. Kendimi, hislerimi doğru ifade edemediğimi bu kitabı okuyunca çok daha net anladım. Ben hayatta birçok sorunun iletişim kurularak çözüleceğine inananlardandım. Bu kitabı okuduğumdan beri her şeyin Şiddetsiz İletişim ile çözülebileceğini düşünüyorum. Bu iletişim şekli dünyayı yaşanılır bir yer haline getirebilir. Dilimize yerleşen bazı kalıplaşmış yargıların iletişim içinde olduğumuz insanlara nasıl zarar verdiğinin farkına vardım. Hayal kırıklığı, öfke gibi hislerimizin altında giderilemeyen bir ihtiyaç olduğunu söylüyor bize bu kitap. Genelde bu hisler bizi sarmışken hepimiz muhatabımızı suçlarız. Oysa yargılamadan empati kurarak ne istediğimizi anlatabilsek belki "ne istediğini anlamıyorum" cümlesi tarihe karışacak.  Şiddetsiz İletişim'in can alıcı noktası: Empati.
Tdk empati sözcüğünü şöyle açıklıyor: 1. Aynı duyguları paylaşma. 2. Kendini duygu ve düşüncede bir başkasının yerine koyabilme. Ruh biliminde duygudaşlık. Hemen hemen hepimizin anlamını bildiği bu kelime hayatımızın neresinde peki? Bizimle empati kurulmasını istediğimiz kadar empati kuruyor muyuz? Kendi anneliğime, kurduğum iliskilerime bu soruyu soruyorum şimdi ben. Bazı yönlerimi törpülüyor, bazılarını dönüştürüyorum. Kendimle de empati kuruyor, artık gereksiz yükler edinmiyorum. İnsan önce kendisine şefkat duymalıymış şimdi cok daha net idrak edebiliyorum. Çünkü öz şefkat eksiğimiz varsa ilişkilerimize verebileceğimiz hiçbir şey kalmıyor. Yani o can yeleğini önce siz giyin ki gemiyi kurtarabilin. 
 Hepimizin ara ara kendini çıkmazda hissetiği olur. Hiçkimse mükemmel değil. Mükemmel olmayı, her şeyde mükemmeli aramayı bırakıyorum. Bu iki kitap bana çok şey kattı. Dilerim bu yazı sayesinde size de ışık olsun.✋

4 Aralık 2017 Pazartesi

Eylül'ün Artık 1 Yaşı Var

  Başlıktanda anlaşılacağı üzere bu Eylül'ün 1 yaş yazısı...💃
  Bebekler ve çocuklar ile ilgili her şey bol debdebeli bir furyaya dönüştü biliyorsunuz. Bebeğin cinsiyetini öğrenir öğrenmez bir kutlama, yurtdışından ithal ettiğimiz babyshowerımız, doğum travmasından bihaber hastane odasını adeta bir gelin süsler gibi süslemeler, izzeti ikramlar, hediyelikler. Lohusa tacının hiç çıkmayacağını sanan anneler, annelerimiz...😄 Bebekli yeni düzene hatta bebeğine bile alışmadan yapılan bebek mevlütlerinde bebek, adeta bir prenses/sultan ya da prens/şehzade gibi giydirilir. Anne ise gece uykusuzluğunu, sütüm geldi, gelmedi gerginliğini bir kenara bırakıp doğum sonrası kilolarını gizleyecek bir kıyafetle cümle aleme bakiin ne de güzel çocuk yaptım ama demeye hazırdır. Padişahlara layık bir masa hazırlanır yine. Genelde altın sarısı süslü hediyelikler ve koca bir cam sebilde lohusa şerbeti bu masanın olmazsa olmazıdır. Ee maksat dostlar alışverişte görsün! Kuş kadar yavrucuk bütün gün elden ele dolaşır durur. Anne, Sütün geldi mi? Uykusu nasıl? Oo bunlar daha iyi günlerin canım! cümleleriyle itina ile darlatılır. Okunan Kur'an ne yazık ki bugünün en önemsiz detayıdır! Tebrikler! Bir ananemizin daha şeyini çıkardınız! Gelelim doğum günlerine... Bir düğün gibi aylar öncesinden başlıyor hazırlıklar. Organizasyonu bir kuruma devredip şık bir mekanda daha şaşalı bir parti yapanlar da var evinde yine gösterişi elden bırakmayıp kutlayanlar da. Tamamen ticarete dönüşmüş bir kavram haline geldi bebek doğum günleri. Gerçekten ciddi paralar harcanıyor. İki türlü de o masa kuruluyor yani!
 Eylül'ün doğum günü yaklaşmaya baslayınca bizim evin gündemide yavaş yavaş "ee napıyoruz şimdi 29 Kasım'da?" ya evrildi. Ender oldu olası her şeyi ti'ye alan bir tip olduğundan, "Napıcaz canım ikinize bir örnek kiyafetler alırız bana da aynı renk tonunda bir gömlek. Yedi düvele duyuracak bir parti veririz." demişti. 😂
  Kasım ayı gelince herkese parti yapmayacağız. Anne, baba ve çocuk şeklinde bir mum üfleyeceğiz desem de kendimi 3 kere mini bir kutlama için mutfakta kek yaparken buluverdim.😂😂 Ne var anne olunca anlarsınız!😂
  İlkini Eylül'ün doğum gününe 10 gün kala kardeşim kadar sevdiğim kız arkadaşlarımla yaptık.
İkincisini kuzenleri Eylül'ü sevmek icin bize geldiğinde.
Ve sonunda da çekirdek ailemizle.😍
Size dedim o masa kurulacak arkadaş! 
Eylül büyüyüp ben doğum günü partisi istiyorum diyene kadar da 29 Kasımlar bizim evde hep böyle geçecek.
 Serde gazetecilik olduğundan bende kızıma böyle bir doğum günü hediyesi vermek istedim.


 Bu videoyu çekmeye başladığımda Eylül uyuyordu. Oldu olmadı, ay yok tekrar çekeceğim derken videonun ortasında yanıma geliverdi. Bende dedim ki madem öyle beraber çekelim.😍 Epeyidir kamera karşısına geçmediğimden çenem kitlendi, dilim dolanıverdi. Diksiyon yer yer kaydı. Önemli olan hislerim diyor ve susuyorum.😄


İyi ki doğdun melek yavrum...

23 Kasım 2017 Perşembe

Yeniden Merhaba!

   2011 yılında niyetlendiğim, ağır aksak devam ettirdiğim ve epeyi uzun bir ara verdiğim bloggerlık yolculuğuma kaldığı yerden devam etme kararı aldim.💃
   En son işsiz kalmıştım uzunca bir süre. Sonrasında ne oldu? Kısa kısa onlara değineceğim öncelikle.
  2014'ün Şubat ayında ilk aşkım Ender'le sözlenebildik. Sözlenebildik diyorum çünkü zira baya mücadele ettik bunun için.😊 Buna bilahare detaylı değinirim. Sonra aynı yıl içinde nişanlanıp, evleniverdik.❤



  Henüz bir haftalık evliyiz. Balayından dönmüş, ayağımızın tozuyla pazara gitmiş alışveriş yaparken bir telefon geldi. Ücretli öğretmenlik için başvuru yapmıştım, düğün hazırlıkları icin koştururken. Yarın musaitseniz sizi okula bekliyoruz Hocam diyorlar. Bana HOCAM diyorlar. Yakın çevrem iyi bilir ne çok öğretmen olmak istediğimi. Görüşmeye gittim tabi ama yüreğim ağzımda nasıl olacak, bu iş haber çevirmeye benzemez en nihayetinde derken tam 2 yıl ayni okulda İngilizce Öğretmenliği yaptım. İyi ki... Bana çok şey kattı öğretmenlik. İlk defa o zaman başkasının gözünden hayata bakmayı öğrendim. Şimdi hala görüştüğüm boyum kadar öğrencilerim var.💞 
   Sonra hayatıma iki çizgi dahiloluverdi. Bir iki çizgi insanın hayatını tamamıyle değiştirebilme kudretine sahipmiş a dostlar. Evlendikten sonra çiftlere en sık sorulan soru "ee çocuk ne zamandır?" bilirsiniz. Milletçe en önemli derdimiz nedense birden o oluverir. İste ben tüm o soruları tek kaşımı kaldırarak bertaraf etmiş biri olarak, anne olmaya hazırlanıyordum. 2016'nin Sonbaharını sonundan yakalayan kızım Eylül şimdi 1 yaşına girmek üzere.🙏 

  Hayatımın en zorlu ve bir o kadar da güzel geçen en güzel 1 yılıydı. Ne oldu da buralara geri döndüm peki? Eylül bende yeniden yazma isteği uyandırdı. Aslında Eylül bana birçok şeyi yeniden, birçok şeyi ise ilk defa yapma dürtüsü kazandırdı. Kendi annelik yolculuğumda kendi çocukluğuma döndüm. Okudum, hala okuyorum. Eylül ile beraber yeniden büyümeye karar verdim. İsterim ki siz de bu yolculuğa, bu serüvene adina her ne derseniz deyin tanik olun. Uzun lafın kısası Göçebe geri döndü! 😉

3 Kasım 2013 Pazar

Bugün bir blogum olduğunu hatırladım. Ne çok yazıyorum aynı şeyleri ama hakikaten de öyle. En son şubatta yazmışım ve o günden bu yana hayatımda birçok şey değişti. Artık işsizim mesela. Medyanın ne kadar kaypak bir sektör olduğunu unutup, tatlı heyecanlara kapılmıştım oysa. 14 Mayıs'ta, tam da doğum günümden bir gün önce  işten çıkmak zorunda kaldım. Harika bir doğum günü hediyesiydi beni için. :) Çalışırken özleyip de yapamadığım her şeyi 2 haftaya sığdırdım. Ne eğlenceliydi ama... Geri kalan 3 hafta da evde miskinlik yapmayı tercih ettim, oldukça ihmal ettiğim sağlık sorunlarımla yüzleştim falan. Derken sıkıldım tabi. Artık iş arama zamanı gelmişti benim için. Maksimum eylüle kadar iş bulamam, yeni yayın dönemiyle eleman alımları olur, bende bu arada güzel bir tatil yaparım diye geçirirken içimden, işte aylardan kasım.

Sıradan, standardı aşamamış bir hikaye bu evet. Aslında çoğu hikaye böyle ama siz gelin bir de benim penceremden bakın dünyama...

Okunmayan blogumun değerli olası okuyucuları, olur da görüşemezsek uzun süre falan merak etmeyin beni: iyi olacağım...